Perihan – Güney Philadelphia

Mekan – Güney Philadelphia, eski siyah ailelerin ve New York’ta tutunamayan ikinci sınıf sanatçıların ve entellektüellerin ve belki de en önemlisi Philadelphia’nın elit üniversitelerinin aykırı olmaya çalışan öğrencilerinin mekanı.   Ucuz apartmanlar, sokaklarda oynayan, gelecekleri yazılmamış siyah çocuklar, travestiler, evlerin merdivenlerine oturmuş ucuz bira içen yaşlı kadınlar ve modifiye bisikletleri, dar pantolanları ve Che şapkaları ile sokakları aşındıran “hipster“lar.  Bruce Springsteen’in orta yaş krizine girmeden önce yaptığı en sofistike şarkılardan birisi olan “Streets of Philadelphia”nın kibinde arka planı oluşturan muazzam alt-sınıf kolajı.

Perihan hızlı hızlı, biraz korkarak, biraz ilgiyle Bainbridge sokağında 1922 numaralı evi arıyordu. Her ne kadar açıkça söylemese de, beyaz atletleri ve kocaman beyaz basketbol ayakkabıları ve başlarına geçirdikleri çoraplarla Amerikan filmlerindeki siyah çetelerin tıpatıp aynısı olan genç erkeklerin yanından geçerken, çok tedirgindi. Yeni geldiği bu şehirde, ilk davet edildiği partinin burada olması yüzünden ne kadar şanssız olduğunu düşündü. Bir anda 1922 numaralı evi gördü, yeni okuduğu Keurac’ın doğum tarihini niye hatırladığını biran aklında geçirip zile bastı.

John: “Hey, şirin Türk kızımız gelmeye karar vermiş demek. Gel içeri ve dolaptan bir bira al. Süper bir parti olacak.”
Perihan: “Çok teşekür ederim. Gerçekten. Ben bir de şarap getirmiştim.”

Perihan sözünü bitiremeden, John tüm çekiciliği ile göz kırparak, Perihan’ı yanlız başına bıraktı ve bütün hızıyla başlamış olan partiye geri döndü. Genç Amerika’lıların son derece normal karşılayacağı bu hareket, Perihan’ı savunmasız yakalamıştı. Sadece maço ve ataerkil bir kültürün üzerine inşa edilmiş modernliğin üretebileceği üzerine titrenmiş ve kırılgan kadınlığının sarsıldığını hissetti. Yutkundu ve kendine tamamen yabancı bir ortamda olduğunu hatırlattı… Kendini toparladı, iki Amerika’lı kızın Romanya’lı bir antropoloğun İç Asya’daki bir arkeoloji gezisinde yaşadığı maceraları kocaman açılmış gözlere dinlediği koridoru geçti, mutfak masasının üzerindeki tekila şişesinden bir plastik bardağa hallice bir miktar doldurdu ve Türkiye’de muhtemelen uyumakta olan annesinin hiç tasvip etmeyeceğini bildiği halde yüzünü buruşturup neredeyse yarım bardak tekilayı bir dikişte bitirdi… Midesinin isyanlarını bastırdı buzdolabını açtı ve kendisine bir bira aldı. Arkasını döndüğünde sarışın güzel yüzlü bir adam ona gülümsüyordu:

“Sen Perihan olmalısın, John senden bahsetti. Amerika’ya hoşgeldin”


Perihan ve Orhan’ın maceraları – Giriş

Perihan Pekbilir Görece ve Orhan Elitoğlu Düşüntaş birbirlerinden çok hoşlanmadıklarını düşünseler de, ve daha önemlisi, ciddi entellektüel farklılıkları olsa da, bir şekilde devamlı aynı ortamları, aynı hayatları, aynı arkadaşları paylaşan iki genç akademisyen.  Tam olarak belli olmayan sebeplerden, değişik zamanlarda ve değişik mekanlarda, kendilerini olmadık tartışmaların içinde buluyorlar.  İlginizi çekerse Perihan ve Orhan’ın maceraları linkine tıklayabilirsiniz.


Perihan ve Orhan Rumeli Hisar’ında

Felsefi Diyaloglar: Giriş

Felsefi Diyaloglar I

Felsefi Diyaloglar II


İSTANBUL, EMIRGAN’DA ÇAYBAHÇESİ. BİR TARAF RUMELİ HİSARI… ÖNLERİNDE SEMAVER


Perihan Pekbilir Görece (PPG). Orhan. Bu son konuşmamızda çok fazla üstüme geldin, lütfen durumu entellektüel düzlemin dışına çıkarmayalım.


Orhan Elitoğlu Düşüntaş (OED). Yahu neden bunu bu kadar büyütüyorsun ki. Bu kadar eşitsizlik arasından ve bunca tartışma odağı içinden, cinsiyetlerimizi ön plana çıkarıyorsun ikili ilişkimizle ile ilgili konularda.


PPG. Daha buraya gelirken gözlerinle yedin beni be! Cinsiyeti mi kalmış. Artık şu tartışmayı bitirelim de, sonra şeytan görsün yüzünü.


OED [İçinden]. [Hay Allahım çattık vallahi] – Tamam tamam. kusura bakma.


PPG. Neyse. Ne anlatıyordum. Hah. Putnam diyordum.


OED. Evet evet. Gerçeklik hakkında konuşuyorduk.


PPG. Tamam. Şimdi bu Putnam ki aslında “eski okullu” bir Princeton filozofu bu adam, gerçeklik kavramı üzerine basit bir düşünce deneyi yaratıyor. Bu düşünce deneyinde iki farklı dünya düşlüyor: birisi bizim dünyamız, diğeri ise bizimkine ikiz bir dünya. Bu iki farklı dünyada herşey ama herşey birbiri ile aynı. İnsanlar, dağlar, güneş… Tamamen ikiz iki dünya. Sadece tek bir fark var, su bizde H2O iken orada farklı bir kimyasal yapı, mesela X2Y. Ama bu iki sıvının diğer bütün özellikleri birbirinin aynı. Bu durumda…

OED. Peki. Bu nasıl olacak tam olarak anlayamadım, ama hadi olsun bakalım.

PPG. Şimdi o dünyada bir Orhan’da var. Senin ikizin tamamen aynı. Ve o da, herşeyiyle suya benzeyen X2Y maddesine “su” diyor. Bütün herşey dilsel olarak aynı olsa da, iki su aslında birbirinin aynı değil. Bu da demektir ki, H2O ve X2Y gerçektir ve dahası bu gerçeklikleri kendi içlerinde saklıdır.

OED. Çok afedersin ama bu neden çok önemli bir “düşünce deneyi.” Herhangi bir kimyacı da bunu sana söyleyebilirdi.

PPG. İyi de bu düşünce deneyi çok önemli bir felsefi tartışmanın odak noktası. Net olarak söylemek gerekirse, sorulan soru, şeylerin içsel anlamları var mı, yoksa bütün anlamlar (pragmatiklerin söyledikleri gibi) dışsal olarak “signifier”lar tarafından mı yükleniyor:

OED. Anladım. Sonuç olarak H2O’nun ve X2Y’nin “gerçek” fiziksel varlıklar olduğu ve de bu varlıkların diskur dışında da var oldukları konusunda hemfikiriz. Ama sen bunların anlaşılmasının, dil içinde yeniden yaratılmasının ve de iletişim sırasındaki hareketlerinin tamamen görece olduğunu savunuyorsun anladığım kadarı ile. Eğer ki doğa bilimlerini düşünürsek, sana tam katılamıyorum, ama tam da reddedemiyorum. Tarih veya daha “text” ile meşgul alanlara ise istersen sonra girelim çok dağılacak yoksa. Ama tabi ki erkek olduğumdan dolayı korkuyorum azıcık dikte ettirmekten.

PPG – Korkma Orhan’cığım, açık konuşmak gerekirse, kendi sosyal habitatımızda konuşma alanımızı yarattık. Garip bir dinamik oluşturduk. Ama yine de sen dikkati elden bırakma ve unutma, senden, ikram beklemiyorum. Gerekirse kendim konuşmayı dikte ederim ya da bitiririm, sen o yüzden sakin ol!!! Korkma, devam et…

OED. [İyice maymun olduk yahu, neyse...] Tamam peki. Benim sorunum şu. Özellikle fizikte, aynı zamanda kimya ve biyolojide çoğu zaman tekrarlanabilir ve değişmeyen bilgilere emprik yöntemlerle ulaşılabiliyor. Yani bilimsel epistemoloji ile değişmeyen ortaklıklar, sabit kategoriler ve aynı koşullar yaratıldığında her zaman tekrarlanabilen deneyler oluşturulabiliyor. Burada pek bir görecelilik göremiyorum. Diğer bir deyişle X2Y ve H2O’nun gerekli bilimsel epistomoloji sürecinden geçirilerek anlamlarının ayrılabileceğini düşünüyorum. Burada da Popper’ın aslında önemli olduğunu düşünüyorum.

PPG. Sen öyle düşünüyorsun da, o zaman sen Popper’a girmeden hemen Whorf‘un meşhur yakıt bidonu örneğini vereyeyim. Unutma Whorf bir mühendis olarak yetişmiş, o yüzden sakın bu adam gazdan, bidondan ne anlar diye önyargılar geliştirme. Neyse, Benjamin (Whorf) abimizin dikkatini çekiyor ki, üzerinde dolu yazan yakıt bidonlarının yanında insanlar dikkatli davranırlarken, üzerinde boş yazan bidonların yanında insanlar çok daha rahat davranıyorlar, sigara içiyorlar falan. Ama fiziksel olarak üzerinde boş yazan bidonlarda, arta kalan yakıt ve daha önemlisi açığa çıkmış yakıt gazları var. Bu da bidonları aslında daha tehlikeli yapıyor. Ama insanlar kafalarında tamamen fiziksel bir sıfat olan ve bidonlarda sıvı olmadığını belirten “boş” kelimesini, aynı zamanda “tehlikesiz” olarak da anlıyorlar. Diğer bir deyişle kelime anlamlar kazanıyor. Whorf bunları değişik Amerika kıtası kabilelerinde inceleyerek örneklerini çoğaltıyor ve iyice ileri giderek insan grupları arasında mesela zaman kavramının nasıl değişik şekillerde anlaşıldığını ortaya koyuyor.

OED. Gerçekten çok ilginç. Bu tabi ki Chomsky’nin ve daha sonra Pinker’ın ortaya koyduğu teorilerden çok daha farklı.

PPG. Orhan kusura bakma benim kalkmam lazım. Bugün fazla garip davranmadın, o yüzden teşekkür ederim.

OED. Önemli değil, teşekkür ederim bu haftada geldiğin için. Haftaya yine buluşuyoruz değil mi? Hatta bu sefer seni bir akşam yemeğine çıkarayayım olmaz mı?

PPG. Yuh Orhan… Yuh. İki dakika aklın başka bir şeye çalışmıyor mu?

OED. Niye yahu.

PPG. Benim Boğaziçi Üniversitesi Bilim Kulübünde bir konuşmam var, ondan önce kulüp odasında buluşalım istersen. Ama artık bana asılmayı bırak Orhan, lütfen.

OED. Tamam tamam peki. [Bu hatun yemin ediyorum, bu nazından çekici geliyor bana herhalde] Haftaya kadar hoşçakal o zaman.


Perihan ve Orhan Ankara Sakarya’da

Bu diyaloglara kısa bir giriş için tıklayınız.

Bir önceki diyalog için tıklayınız.

PERİHAN VE ORHAN BU SEFER ANKARA SAKARYA’DA NET PİKNİK’TE BULUŞMUŞLARDIR.  RAKI İÇMEKTE VE DE MELİH GÖKÇEK’TEN KONUŞMAMAK İÇİN FELSEFE KONUŞMAKTADIRLAR.

Perihan Pekbilir Görece (PPG):  Merhaba Orhan.  Geçen sefer benim kadınsallığımı kullandığımı ima ettin.  Emin ol çok şey var söyleyeceğim ama karıştırmıyorum (DOMUZ!!!)  Onun yerine şimdilik sineye çekip sözü bu sefer sana bırakıyorum.

Orhan Elitoğlu Düşüntaş (OED):  Tamam tamam kızma.  Şimdi aslında geldiğimiz nokta son derece sorunlu bir nokta:  Nasıl biliriz? Sorusuna takıldık temelde, yanlış değilim değil mi?  Biraz daha açarsak, bildiğimiz ile gerçek arasında bir bağlantı var mı?  Var ise bu bağlantı ne üzerine kurulu?  Tabi ki aslında gerçeklik var mı sorusu da belki daha temel bir sorunsal…  Bunu burada çözebileceğimizi sanmıyorum ama en azından belli bir tartışma zemini yaratmak enteresan olabilir?  

PPG – Gerçeklik ve bilmek arasındaki bilgi üzerine o kadar çok insan konuşuyor ki, gerçek anlamda biz zemine oturtmak zor.  Açıkçası benim en çok kafama yatan görüş, düşüncelerimizin dil içinde görece yapılar oluşturduğu.  Bu yapıların diskur içinde tekrar tekrar yeniden yapılandırılması ile devamlı değişen yapılar oluşuyor ve aslında biz bu yapılar içinde varoluyoruz.  İsmini de koyarsak Bourdieu vari bir post-yapısalcılık bana çok yakın geliyor.  Hatta bu yapıları Saussure ve bittabi Peirce’e varan bir dilbilimsel bağlamda incelersek tamamen signifier’lar içerisinde yaşadığımızı söyleyebiliriz (yahu zorluyoruz konuyu şu herifi alt edecez diye ama dur bakalım, bak kızdırdı beni ipin ucunu kaçırdım hafiften).

OED – Nasıl yani Perihan, sence şu önümüzde gördüğümüz gözlüklü kel adam, aslında “yok mu?” (ulan bu keltoş Perihan’ı mı kesiyor inceden, dur bakalım, gerekirse adama şöyle sertçe bakayayım, herkesin yeri belli olsun.)  Adam fiziksel, biyolojik bir yapı değil mi?  Baudrillard vari bir simulacra mı bütün varlığımızın bağlamı.  Bir nevi matrix ve de hepimiz birer potensiyel Neo’yuz yani?

PPG – Hmmm.  Fiziksel gerçeklik yok demedim ben. Sadece gerçeklikle, o gerçekliği algılamamız, yorumlamamız ve de dil içinde yeniden üretmemiz fiziksel gerçeklikten ayrı, tamamen bağımsız bir dünya yaratıyor.

OED – Biraz daha açar mısın?

From Budapest

PPG – Bak mesela ben bu resmi Budapeşte’de çektim.  Gerçek hayatta renkleri, dumanı vb. bu şekilde görmemiz mümkün değil.  Ama değişik lenslerin ve modifikasyonların bu tip yüksek karşıtlıklı imgeler oluşturabileceğini biliyoruz.  Aslına bakarsan bu fotoğrafı çekerken aynı olayı (uçakların geçişini) çıplak gözle gördüm, kamerada nasıl yeniden oluşturulacağını hayal ettim, kameramı kullanarak hayalimdeki yansımayı kaydetmeye çalıştım, ortaya çıkan imge o gerçekliğin yeni bir yorumu oldu.

OED – İyi de bu zaten bilimsel (ve hatta modernist) yaklaşımlara ters değil ki.  Fotoğrafik imgelerle ilgili bu tip çıkarsamaları hatırladığım kadarı ile Susan Sontag‘da yapıyor ama onu hiç karıştırmayalım istersen.  Kimse herşeyi yüzde yüz bildiğini iddia etmiyor.  Benim asıl meselem, bu gerçekliğin belli metodlarla daha isabetli ve de daha geniş açılarla algılanabileceği.  Bu bence senin söylemine yakın, Popper mesela bir şekilde bilimsel epistemolojinin takip edilmesi halinde, yavaş yavaş gerçekliğe daha çok yaklaşılacağını düşünüyor.

PPG –  Dur şimdi.  Gerçeklik anlayışım için sana Putnam’ın alternatif evrenlerini ve de iki ayrı “su” kavramını analiz ettiği düşünsel deneyini örnek verebilirim.  Ama bu gerçekliğin insan kültürlerinde nasıl değişik algılandığını Whorf’un antropolojik ve dilbilimsel örneklemelerinden çıkarsayabiliyoruz.  Hem özellikle daha text ağırlıklı bilgilerin, özellikle de tarihin nasıl değiştiğini ve de “gerçek” tarihin olmadığını da savunuyorum.  Bilimsel epistemolojiye gelince sonuçta o da ayrı bir kültür.

OED –  Hmmm.  Tamam anlıyorum ne demek istediğini galiba.  Hani bir gerçeklik var ama buna asla erişemeyiz, her zaman bir görece söylem perdesinden bakacağız gerçekliğe.  Ama ben sana bilimle ilgili söylediklerinde katılmıyorum. Bilimin de tam burada, diğer kültürlerden ve de bilme şekillerinden ayrıldığını düşünüyorum.  Ama dur şimdi, Putnam ne yapmıştı ki bu kadar önemli ben bilmiyorum.  Hem Whorf’u da tam bilmiyorum ben (Ulan şu öndeki kel herif iyice sinirime dokundu.  Pis cüce)

PPG – Feminist harekete karşı ukalalıklar döşeneceğine biraz okusaydın fena olmazdı.  (Neyse, içimde kalmadı.)  Ama dur bu hafta yorulduk, haftaya anlatayayım.

OED – Bu arada Perihan bu sohbetleri çok seviyorum.  Başka insanlarla bu kadar düzeyli konuşamıyorum.

PPG – (Nooluyo lan, herif direk yazdı, dur bakalım bunun sonu nereye varacak).  Orhan sende olayı bir düzey, bir ilerilik gerilik düzlemine çektin.  Ne düzeyinden bahsediyorsun.  Hadi sen şimdi kafanı karıştırma, biraz daha konuşursak gelecek hafta açılırsın.

 OED -  (Of be ne tepkisel hatunmuş, işimiz var ha).  Tamam canım, kızma.  Hadi görüşürüz o zaman.


Orhan ve Perihan – Nihilizm

Bu diyolaglarla ilgili kısa bir giriş için tıklayınız.

Perihan Pekbilir Görece (PPG) – Merhaba, geçen gün youtube’da geziyordum bir de baktım ki Žižek’in yeni bir video’su ortalıkta dolanıyor. Bu sefer 1960’lardan klasik muzikal “Sound of Music” ile ilgili çok çarpıcı saptamalar yapıyor ve temelde fılmin altmetninin açıkça ırkçı olduğunu savunuyor. Bence Žižek mükemmel ve ahlaki olarak çok yukarıda bir düşünür: batı medeniyetinin bütün ırkçı foyalarını açığa çıkarıyor ve de göremediklerimizi bize gösteriyor.

Orhan Elitoğlu Düşüntaş (OED) Hmmm. Ben izlemedim bir bakayayım.

OED – Yok Perihan. Bu iş olacak gibi değil. Bu fikirlerin hiç bir epistemolojik temeli yok. Žižek’in burada söyledikleri doğru olsa da olmasa da, aynı fikirleri ben söylesem hiç bir manası ve kuvveti olmayacağı gerçeğini değiştirmez. Žižek kendi yarattığı bir popüler aura ile tamamen kendi ideolojik düşüncelerinin ve daha önemlisi popüler ve klişe ile olan kavgasının, kendi güç ilişkilerini kullanarak dışavurumu. Nietszche’nin de dediği gibi “[itikatler] kabuller doğruluğun en büyük düşmanıdır.” Bana öyle geliyor ki Žižek kendi kabulleri temelinde düşünüyor (Lacancı bir birey kültü). Özgür görünse bile aslında belli normalara olan tepkisinin esiri olmuş durumda entellektüel olarak ve düşüncelerini özgürleştirecek veya sorgulayacak sağlam bir epistemolojiye sahip değil.

PPG – Senin bu eleştirilerin çok temelsiz, çünkü Žižek tam da senin saldırdığın görece düşünce sistemlerinin, mesela yapıbozumcuların, karşısından kendini konumlandırıyor. Yine de senin gibi pozitivist bir yaklaşımı olmasını gerektirmiyor.

OED – İşte burada yanılıyorsun. Çünkü ben yapıbozum, ki Derrida’nın epistemolojisi ve ne yapmaya çalıştığı çok belli, karşısında olmadığım gibi, pozitivist kültürün çok sorunlu tarafları olduğu düşüncesindeyim. Ama bunlar Žižek’in düşüncelerinde hiç bir metodolojik veya ontolojik sorumluluk taşımadığı, dahası taşımak gereğini bile reddettiği gerçeğini değiştirmiyor.

PPG – Senin çok sevdiğin Nietcszhe’ye göre “matematikçilerin kullandığı ‘tanımdan yola çıkarak’ şeklinde başlayan kabullerde olduğu gibi… nedensellik nihayetine hiç bir zaman getirilmez” Yani her düşünce sisteminin başlangıcında belli kabuller vardır. Bu durumda senin Žižek’e olan eleştirin bile bir çok kabule dayanıyor.

OED – Bu işin içinden çıkamayacağız galiba, ama şunu söylemek istiyorum. Žižek ve benzer popüler filozofların en çok takıldığım noktası, düşüncelerinin yayılmasını popüler olmalarına borçlular. Yani, senin de kabul edeceğin gibi Žižek’in düşüncelerinin Habermas’ın veya Foucault’un düşüncelerinden, hatta İncil’den veya Kuran’da dile getirilen fikirlerden daha yukarıda ya da aşağıda olduğunu savunmak çok verimli bir tartışma olmaz tahminimce, özellikle görece fikirler zamanında. Amma velakin, görünüş o ki, popüler olmak, rahat anlaşılmak ve de anektodal veya medyatik olmak son derece kolaylaştırıyor belli düşüncelerin yayılımını. Yine Nietszche’den bir alıntı yapmak istiyorum: “…yüzeysel (tamam olmayan) bilgi, tam bilgiden daha başarılıdır: şeyleri daha basit bir şekilde anlar, ve daha rahat anlaşılır dolayısı ile daha çekici (ikna edici) fikirler ortaya çıkarır.”

PPG – Hmmm… Bunu Žižek için söylemek gerçekten doğru mu bilmiyorum. Çünkü her ne kadar youtube’da nispeten anlaşılır ve slogan vari narrativleri bulunsa da, yazıları oldukça yüklü referanslarla ve devamlı değişen, okuması güç fikir yumakları ile dolu. Sende biliyorsun bunu.

OED – Doğru söylüyorsun ama yine de bence bir sorun var. Sadece Žižek’ten kaynaklanan değil, felsefe ve sosyal bilim kültüründe iyice kemikleşmiş kişi kültü sorunu. Dikkat edersen bütün bu diyalog sırasında bir kişi hakkında konuştuk. Sanki o kişi bir peygamber imiş gibi. Üstelik bunu yaparken başka filozoflara atıflarda bulunduk, yine sanki onların söyledikleri kesinlikle doğruymuş gibi. Bu sorun kişi kültleri benim kafamı çok zorluyor ve rahatsız ediyor. Bir yandan da bunun ötesine nasıl geçeğimi bilemiyorum.

PPG – Bence de çok haklısın. Çünkü, iki düşünce akımı birbirleri ile diyalektik bir ilişki içinde değil ise yapısalcılık-postyapısalcılı, marksizim-capitalizm, vb. karşılaştırma yapmak neredeyse imkansız hale geliyor. Bu konuda aslında Putnam’ın düşüncelerine bir bakmak lazım. Gelecek hafta belki devam ederiz olur mu?

OED – Kadın olarak tamamen domine ettin bu diyaloğu. Femist akımdan dolayı korkuyorum, sesimi çıkaramıyorum. O yüzden sen ne dersen kabülümdür!


Follow

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 137 other followers