Bianet :: Bilime İnanmalı mı İnanmamalı mı? – Bianet
Posted: July 13, 2009 Filed under: Türkçe Leave a comment »Turan Birol’un benim ne zaman yazmak isteyip de yazamadığım, bilimin her faydasından yararlanıp ondan sonra bilim söyleminin, kendi görüşlerine ters düşen taraflarını hiç bir dayanak olmadan reddeden kesime göndermesi. Fırsat bulursanız…
Bianet :: Bilime İnanmalı mı İnanmamalı mı? – Bianet.
“Hassas” Bir Konu: Darwin « Acâib-i Âlem
Posted: July 1, 2009 Filed under: Türkçe 1 Comment »Murat Gülsaçan’ın röportajları, Türkiye’deki akademik durumu evrim konusu bağlamında çok iyi özetliyor.
Murat’ın akademiyenler arasında saptadığı iki tandans bence Türkiye entelletüel dünyasını çok iyi tanımlıyor: Çekingenlik ve de başkalarına yönlendirme.
Bürokratik/politik sistemin akademisyen üzerinde oluşturduğu aşırı kendine güvensizlik, akademik hiyerarşinin entellektüel birikimden ziyade kişisel ilişkilerden beslenmesi ile birleşince ortaya aciz, sesi çıkmayan, çıksa bile duyulmayan bir entellektüel ortaya çıkarıyor.
Daha gidilecek çok yol var!!!
Murat Gülsaçan’ın yazısı için: “Hassas” Bir Konu: Darwin « Acâib-i Âlem.
Perihan – Güney Philadelphia
Posted: May 23, 2009 Filed under: Perihan ve Orhan'in Maceralari, Türkçe Leave a comment »Mekan – Güney Philadelphia, eski siyah ailelerin ve New York’ta tutunamayan ikinci sınıf sanatçıların ve entellektüellerin ve belki de en önemlisi Philadelphia’nın elit üniversitelerinin aykırı olmaya çalışan öğrencilerinin mekanı. Ucuz apartmanlar, sokaklarda oynayan, gelecekleri yazılmamış siyah çocuklar, travestiler, evlerin merdivenlerine oturmuş ucuz bira içen yaşlı kadınlar ve modifiye bisikletleri, dar pantolanları ve Che şapkaları ile sokakları aşındıran “hipster“lar. Bruce Springsteen’in orta yaş krizine girmeden önce yaptığı en sofistike şarkılardan birisi olan “Streets of Philadelphia”nın kibinde arka planı oluşturan muazzam alt-sınıf kolajı.
Perihan hızlı hızlı, biraz korkarak, biraz ilgiyle Bainbridge sokağında 1922 numaralı evi arıyordu. Her ne kadar açıkça söylemese de, beyaz atletleri ve kocaman beyaz basketbol ayakkabıları ve başlarına geçirdikleri çoraplarla Amerikan filmlerindeki siyah çetelerin tıpatıp aynısı olan genç erkeklerin yanından geçerken, çok tedirgindi. Yeni geldiği bu şehirde, ilk davet edildiği partinin burada olması yüzünden ne kadar şanssız olduğunu düşündü. Bir anda 1922 numaralı evi gördü, yeni okuduğu Keurac’ın doğum tarihini niye hatırladığını biran aklında geçirip zile bastı.
John: “Hey, şirin Türk kızımız gelmeye karar vermiş demek. Gel içeri ve dolaptan bir bira al. Süper bir parti olacak.”
Perihan: “Çok teşekür ederim. Gerçekten. Ben bir de şarap getirmiştim.”
Perihan sözünü bitiremeden, John tüm çekiciliği ile göz kırparak, Perihan’ı yanlız başına bıraktı ve bütün hızıyla başlamış olan partiye geri döndü. Genç Amerika’lıların son derece normal karşılayacağı bu hareket, Perihan’ı savunmasız yakalamıştı. Sadece maço ve ataerkil bir kültürün üzerine inşa edilmiş modernliğin üretebileceği üzerine titrenmiş ve kırılgan kadınlığının sarsıldığını hissetti. Yutkundu ve kendine tamamen yabancı bir ortamda olduğunu hatırlattı… Kendini toparladı, iki Amerika’lı kızın Romanya’lı bir antropoloğun İç Asya’daki bir arkeoloji gezisinde yaşadığı maceraları kocaman açılmış gözlere dinlediği koridoru geçti, mutfak masasının üzerindeki tekila şişesinden bir plastik bardağa hallice bir miktar doldurdu ve Türkiye’de muhtemelen uyumakta olan annesinin hiç tasvip etmeyeceğini bildiği halde yüzünü buruşturup neredeyse yarım bardak tekilayı bir dikişte bitirdi… Midesinin isyanlarını bastırdı buzdolabını açtı ve kendisine bir bira aldı. Arkasını döndüğünde sarışın güzel yüzlü bir adam ona gülümsüyordu:
“Sen Perihan olmalısın, John senden bahsetti. Amerika’ya hoşgeldin”
Perihan ve Orhan’ın maceraları – Giriş
Posted: May 23, 2009 Filed under: Perihan ve Orhan'in Maceralari, Türkçe Leave a comment »Perihan Pekbilir Görece ve Orhan Elitoğlu Düşüntaş birbirlerinden çok hoşlanmadıklarını düşünseler de, ve daha önemlisi, ciddi entellektüel farklılıkları olsa da, bir şekilde devamlı aynı ortamları, aynı hayatları, aynı arkadaşları paylaşan iki genç akademisyen. Tam olarak belli olmayan sebeplerden, değişik zamanlarda ve değişik mekanlarda, kendilerini olmadık tartışmaların içinde buluyorlar. İlginizi çekerse Perihan ve Orhan’ın maceraları linkine tıklayabilirsiniz.
Murat Gülsaçan’ın yazısı
Posted: May 4, 2009 Filed under: Türkçe Leave a comment »Tübitak’ın “Evrim” sayısı ile ilgili bir fikir yazısı. Ben de, Tübitak’taki olayın resmi düzgün bir evrim yanlısı mesaj içeren bir özürle kapanması gerektiğini düşünüyordum. Ama bir çok mesele gibi “zaman aşımına bırakılacak” galiba bu da…
Duvarlar
Posted: April 12, 2009 Filed under: Türkçe Leave a comment »Önceki yazımda nasıl yolculuklar sırasında bir sürü fikrin kafama üşüştüğünden bahsetmiştim. Bu fikirler, ucu bucağı olmayan, mantık silsilesi ile birbirine bağlanmayan garip şekiller, tekinsiz kelimeler ve anlaşılmaz duygular içinde korkutucu bir kakofoni oluşturuyorlardı kafamda. Sanki, beynimde, benim hakim olduğum mantık dünyasından baska dünyalar var kendi kurallari ile işleyen. Ve bu dünyalarda başka, bilinmeyen (bilinemeyecek) mekanizmalarla fikirler üretiliyor, şeyler arasinda ilişkiler kuruluyor, doğrular ve yanlışlar belirleniyor. Bu benim gibi tüm yatırımını düşüncelerini kontrol etmeye yapmış birisi için korkunç bir durum.

Bu hakim olmadığım dünya hakkında düşünürken kendimi Japon yazar Murakami‘nin sanıyorum Türkçe’ye çevrilmemis “Hard-Boiled Wonderkand and the End of the World” adlı kitabından fırlamış dehşetli bir sahneyi kafamda kurarken buldum. Kalın, devasa duvarlar ile çevrilmiş bir şehir ve çevresinde ucu bucağı olmayan, vahşi sarmaşıklar, devasa, adı duyulmamış ağaçlarla çevrili bir orman. Ormanın karanlık köşelerinden, kimi zaman yükselen, değişen, garipleşen, ugultular duyulsa da şehirden, kendi düzenli hayatı içinde şehir ormanın varlığını yok sayıyor. Sanki o şehir benim mantığım da, dışarıda tutmaya tuttuğum ormanın sesleri, beynimin köşelerinde kaynayan bilinmez bir delilik.

Görünüşe bakılırsa yolculuklar, o bir yerlere gitme, bir yerlerden ayrılma eylemi, beynimi bir arafa sokuyor . Aynı Marlow’un karanlığın kalbine doğru yolculugunda yaptığı gibi gittiğim ve gideceğim yerin belirliliğine sarılıyorum ve, onun gibi nehrin ortasında kalmaya çalışıyorum. Ama bu havaalanlarında içine düştüğüm düşünsel arafta, beynimin karanlıklarından gelen fısıltılar beni, aynı Marlow’un Kongo’sundan gelen tam tam sesleri gibi korkutuyor. O fısıltılar içinde tam açıklayamadığım doğrular ve yanlışlar duyuyorum. Bunlar Wittgensein‘in sözle anlatılamaz diyerek elinin tersiyle felsefenin evinden attığı ucubeler mi acaba? Yoksa Freud’un bütün kötülüklerin anasi bellediği içgüdüler mi? Yoksa, aslında bütün fikirler bu ormanda üretiliyor, sonra elenerek ve içleri doldurularak bildigimiz, tanıdık mantık kuralları içinde işleyen şehre mi alınıyorlar gizli geçitlerden?
Korkunç sorular bunlar ve farkındalık bir gram fayda etmiyor. Çünkü, bütün bu soruların temelinde, kendi kendime cevaplamam gereken asıl mesele, kafamda kurduğum şehrin duvarlarının gerçek mi yoksa yanılsama mı olduğu.
Vasatlığa Övgü
Posted: April 2, 2009 Filed under: Türkçe 1 Comment »Yine bir uçakta yaziyorum bu satırları. Yine yolum düştü Chicago’ya. Yine havaalanlarinin o buruk, yapay, renksiz kokusundan rahatsiz oldum. Yine koridora bakan bir yerde oturup gelip geçenlere baktim, geciken uçagimi beklerken. Yine uçagin ilk kalkisi sirasinda, uçak kazalarinin istatistikleri aklima geldi ve uçak kalkarken mideme yerlesen tanidik tedirginlik, aklima insanin her zaman midesi ile beyni arasinda sikisip kalacagini düsündürtü bana. Ve havalanına adimimi attigim andan itibaren haftalardır yazmadığımı satırlar aklıma üşüşmeye başladı.
Havaalanı koridorunun banal griliğine ve çevremde oturan takım elbiseli insanların toplumun dogmalarınakurban ettikleri bireyselliklerine inat, kafam şekillerle, kelimelerle,tam adlandıramadıpım cevaplarla, sorularla doldu. Bunlar, herhalde haftalardır bir tünelden geçirip sadece araştırmamla ilgili başı sonu belli sorulara odakladigim beynimin ihmal köşelerinde sabirsizlikla sıralarını bekleyen düşünceler olsa gerek diye düşündüm.
İşte tam heyecanla bu satırları yazarken, biraz kendimden çok bahsettiğimi farkettim, biraz rahasız oldum. Bunun üzerine biraz kafa yorunca, aklima gelen fikirlerin hiçbirisini anlamlandıramadığımı, mantık silsilesine oturtamadığımı farkettim. Tüm bu fikirlerin tek yaptığı, kendimi ifade etmek için beni zorlamalarıydı. Sanki beynimde yaşayan, benim hakimi olmadığım başka bir varlık var da, onun anlaşılmaz, Ctulhu‘dan fırlamış fısıltıları beni yönlendiriyordu. Aklıma Nietczhe’nin korkunç vahyi geldi: “[Kendi içindeki] Uçuruma(abyss) uzun süre bakarsan, uçurum da sana bakar”.

IŞIĞA DOĞRU
İçinden çıkılmaz bir sıkıntıya girmiştim ve ne yapacağımı bilemedim. Tam o sirada hostesler uçagin kapilarinin açildigini ve belli koltuk numaralarinda oturan insanlarin uçaga gitmeleri gerektigini anons ettiler. İnsanlar bu sesin dediklerini harfiyen yaparken, ben etrafimda 5 dakika önce hafiften küçümsedigim insanlara büyük bir rahatlama ve minnettarlikla baktım… Yavaşça yerimden kalktım ve tekinsiz fısıltıları susturmaya çalışarak, uçağa giden kuyruğa katıldım.
KISA BIR ARA – A SHORT BREAK
Posted: February 15, 2009 Filed under: English, Türkçe Leave a comment »Merhaba herkese,
Son iki ayda farkettim ki, bırakın blog yazmayı, başımı kaşıyacak vaktim kalmamış. Umuyorum ki, önümüzdeki günlerde laboratuarda harcadığım zamanlar, oldukça ilginç sorulara yanıt verecek verilere dönüşecek. Ancak bu arada blog yazmaya bir ara vermem gerekiyor sanıyorum. Yakın zamanda görüşmek üzere, şimdilik perde!
Hi all,
I realied that I have not written any substantial entries to Anatolian Shepherd. I hope that the time that I spent in the lab, which prevents me from writing any entries, will lead to interesting results and ideas in the near future. Meanwhile, I will take a short break from my blog writing. I hope to see you soon. Since then, stay warm!
Türker Alkan’ın "Seni Ermeni seni…" yazısı üzerine
Posted: December 24, 2008 Filed under: Türkçe Leave a comment »Sayın Alkan,
Size yazmamin sebebi “Seni Ermeni seni…” isimli yazınızda ele aldığınız “etnisite” ve “ırk” kavramlarını işleyiş tarzınızı eleştirmek. Yazınızın temel fikrine kesinlikle katılıyorum. Genetik olarak birbirimizin arasında o kadar az fark var ki, sizin de dediğiniz gibi bütün bu etnik/ırksal kategoriler anlamını yitiriyor. Ancak, yazınızda ki iki paragraf bilimsel bulguları tamamen yanlış gösteriyor. Aynı zamanda, kimlik oluşumu son derece bireysel bir tercih olması gerekirken, ne yazık ki Türkiye’de, kimlik konusu milliyetçi elitler ile liberal/sol elitler arasındaki rekabetin savaş alanı olmuş durumda. Bütün bu tartışmalar arasında, kendi küçük gruplarında yaşayan milyonlarca Anadolu’nunun senelerdir oluşturdukları kimlikler hiçe sayılıyor.Eleştirimi netleştirmek amacı ile:
1.“Eskişehir’in bir köyünde araştırma yapan ecnebi bilim adamları 8 bin yıl önce yaşamış insanların cesetleriyle karşılaştılar. Bu önemli bir buluştu. Fakat daha da çarpıcı olan şey, 8 bin yıl önceden kalma cesetlerin DNA testi ile hâlâ orada yaşayan köylülerin DNA testlerinin örtüşmesiydi. Köylüler, 8 bin yıl ötedeki akrabalarının cesetlerine kavuşmuştu. Ama dehşet içinde kaldılar: “Ne yani, bizim atalarımız Orta Asya’dan gelmedi mi? Biz Türk değil miyiz şimdi?””
Benim böyle bir çalışmadan haberim yok. Eğer Sagalassos’taki benzer çalışmadan bahsediyorsanız, o çalışmada kullanılan iskeletlerin tarihleri daha değişik. Aynı zamanda son derece kısıtlı bir çalışmanın, medya tarafından büyütülmesinden başka bir durum yok ortada. Şu anda, her ne kadar genetik bilimi son derece enteresan bulgulara erişse de, 8,000 senelik akrabalık bağlarını net bir şekilde ortaya koymaktan daha uzak. Üstelik, bence asıl üzerine düşünülmesi gereken soru, o insanların Türklüğü veya Ermenililiği değil, bilim adamları, politikacılar veya gazeteciler olarak bizim başkalarının kimliğine karışma hakkımızın olup olmadığı.
2.“Ya da Anadolu’da yaşayan Rumlar, Ermeniler, Araplar, Orta Asya’dan gelenlerle kaynaşarak ve hem kültürel açıdan, hem de biyolojik özellikleri bakımından yeni bir Anadolu insanının ortaya çıkmasına neden oldular. Şu anda bu ülkede yaşayan herkesin ataları arasında Ermeni de vardır, Rum da. Anadolu’da, sarışın, mavi gözlü, sivri kafalı insanları da bulursunuz, yassı burunlu, çekik gözlü, yuvarlak kafalı olanları da.”
Bu paragraftan anlaşılıyor ki, sanki gerçekten Ermeni’leri, Türk’leri, Rum’ları ayıran genetik (biyolojik) farklılıklar var da, Anadolu’da kaynaşma olduğundan bu farklılıklar azalmış veya yokolmuş. Ermeni’lik, Türk’lük vb. etnik kategorilerin biyolojik temelleri zaten yoktur. Coğrafyalarda görülen biyolojik farklılıklar, toplumlar içinde varolan biyolojik farklılıklardan çok çok daha küçüktür. Sizin yazınızdan (ve size benzer düşünen bir çok yazarın yazılarından), sanki etnik gruplar aynı zamanda biyolojik gruplardır ama biz bu gruplaşmadan uzak kalalım gibi bir sonuç çıkıyor. O zaman mesela, bir şekilde yuvarlak kafalı ve yassı burunlu üyeleri olan bir köy, biz asıl Türkleriz, diğerleri hep Ermeni aslında diye ortaya çıkarsa, nasıl cevap vereceğiz. Sizde biliyorsunuz, ister Ermeni olsun, ister Türk, etnik gruplar tamamen sosyal yapılardır. Bu konuda, Radikal’in bir ekinde yazılmış bir makalemi, bu linkten okuyabilirsiniz.
Yazınıza yönelttiğim konularla ilgili zaten aynı şekilde düşündüğümüzü zannediyorum. Asıl eleştirim, benzer şekilde düşündüğümüz politik bir söylemi savunurken, bilimsel sonuçları doğru ve bağlamsal olarak ele almak yerine, çok yüzeysel ve kimi zaman eksik (dolayısı ile yanlış) olarak kullanmanız. Sizin yazdığınız tipte yazılar, benim gibi meselesi bilimsel söylemin Türkiye’deki konumunu sağlamlaştırmak olan bir çok insanın önüne yeni engeller koyuyor. O yüzden yazılarınızda bilimsel konulara değinirken, mümkün olduğunca asıl kaynakları kullanmanız fikrimce, politik olarak çok önem arz eden yazılarınızın, hem çok daha anlamlı ve hem kuvvetli olmasını sağlayacaktır.
Saygılarımla,
Obama ile ilgili küçük bir not
Posted: November 10, 2008 Filed under: Türkçe Leave a comment »Unutmamalıyız ki, Obama dünya başkanı seçilmedi, Amerika başkanı seçildi. Kendi ulusunun refahı için Bush yönetiminden çok daha başarılı işler çıkaracağı neredeyse kesin. Ama Obama’nın getireceği yeni politikaların dünya için daha iyi olacağı gibi bir hayale kapılmamalı. Amerika başkanı olarak Obama, Amerika için çalışacak.
Bütün dünyada oluşan umut dalgasını 8 sene süren irrasyonel, militarist ve cibiliyetsiz Bush iktidarının bitişine bağlarsak ne ala. Eğer Obama’dan dünyayı değiştirmesini bekliyorsak, Obama’nın Amerika’nın, bir ulus devletin başkanı olarak seçildiğini unutmamız lazım. Obama, zafer konuşmasında da dediği gibi, Amerika’lılar için değişim vadediyor, dünya için değil.
